Güzel kadınlar, pahalı markalar, zengin erkekler, canlı bir şehir, boş bir senaryo ve kötü oyunculuk… Amerikan sinemasının kokuşmuş ve boş gözlerle izlediğimiz filmlerinden kaçamadığımız şu sıralarda “The Fall” serin bir limonata gibi geldi ruhuma… Konuyu Canlı yeteri kadar anlatmış zaten, çokça üstünde duracak değilim.
Beni etkileyen… Evet beni etkileyen… Renkler mi? Oyunculuk mu? Yoksa o şiirsellik mi? Ahh peki müziklere ne demeli? Tüme de varsak tümden de gelsek… Sağdan girip soldan çıksak… Alttan oyup göğü delsek de The Fall, içinde hiçbir kusur bulamadığım, şairaneliğine, akışına, seslerine, renklerine, diline, mimiğine, kokusuna ve ruhuna aşık olduğum bir film.
Alexandria ile ağlarken aslında bir yandan Roy olduğumun blincinde, ah belki biraz da o kötü kadınlar içinde kayboldum. Bilmem hangi film içindeki birçok karakter gibi hissettirebildi kendimi bana?
Uzun zamandır koca bir boşluk denizinde yüzerken, gece yıldızlı gökyüzünde izledim bu filmi sanki. Ve bittiğinde de işte, biz insanların aslında tamamen sinema yetisini kaybetmediğini ve hala ruhu olduğunu gördüğüme seviniyorum. Kara göründü!
Mümkünse yalnız seyretmenizi ve dikkatinizi dağıtabilecek şeylerden (cep telefonu vs.) uzak durmanızı öneririm. Fazlaca duygusal davranıyor da olabilirim. Ama işte.. olay da bu ya zaten..
İyi seyirler.
“Durmaz”


