Skip navigation

Yazma özlemiyle yanıp tutuştuğum, yazamadığımda cinnet geçirdiğim günlerin sonunda, denizin en derininden su yüzüne çıktığımdaki nefeslerimdi kağıt ve kalemim. Olması gerekenlerin, vaatlerin olayamayışları, bekleyişler… inadına bekleyişler… verilen sözlerin yerinde kaçışlar, saklanışlar, pişmanlıklar…  ve en nihayetinde, hayal kırıklıkları, isyanlar, mide bulantıları ve yazılar…

Küfrettiğim, ağladığım, yalvardığım, hırpaladığım yani duygudan duyguya atladığım bir çaresizlik örneği vardı önümdeki kağıtta. ben yazmıştım tam yarım saat önce. titremelerim hala durmamış, cümlelerim hala yarım yamalak, hıçkırıklarım tam gaz, gecede “bir” oldum o yazıyla.

Günler sonra seslendiğim okudu da o yazıyı, “Yalnız Bir Opera ile yarışır bu!” dedi. 

Biliyordum o şiiri ama bir türlü çıkaramadım o anda. Daha çok edebi yönüne takılınan yazımın, iç sıkıntısıyla boğuşuyordum. 

“Okur” ile biraraya geldik, sabahın ikisinin, üçünün keyfni çıkardık… Eskilerden açıldı konular, sonra benim yazılarım… Ve bu anlattığım çaresizlik örneği mailimin köşelerinde, tozlu, hüzünlü bir bekleyiş içindeyken geldi masamıza, bir kadeh de o koydu kendisine…

“Biliyor musun Okur, bu yazının Yalnız Bir Opera ile yarışacağını söylemişti zamanında…”

Ve böyle başladı o büyülü gece ve bu şiirin getirdikleri…

Her satırda daha bir kendimle özdeşleştirip, her kelimenin acısını damıta damıta koynuma aldım. Bir tarafta benimki bir tarafta bu şiir. Ve ortada bir söz… “Yalnız Bir Opera ile yarışır bu!” 

Bırak kimseyle yarışmasın, kendi olsun, sana olsun, anlasana be adam! diyemiyor insan elbette. Ama bu şiiri her okuduğumda, iyi ki o lafı etmiş demekten de alamıyorum kendimi. Yarışmak konusuna gelince de, insanın kendisi için yapılan herşeyi olduğundan üstün görmesine bağlıyorum. Hele ki ortada bir aşk söz konusuysa… Yoksa yarışmak? Hah..!

 

 

“Yaz başıydı gittiğinde, ardından,

Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.

Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.”

İyi ki.. diyorum.. İyi ki o yaz başında rastlamadım bu şiire…

 

 

“Yüreğim, o eski aşk kalesi

Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

Dönüp ardıma bakıyorum

Yoksun sen”

ve yine iyi ki.. iyi ki yoktu ardımda kalan.. kağıt üzerinde sadece birkaç kelime ardakalan..

İyi ki..!

 

Yaşanmışlık dediğin işte… Kağıt üzerinde sana bana sanat, yazana kanat; göçler ve bazen kaçışlar için…

“Durmaz”

Sanıyorsam Murathan Mungan’dan ilk defa bir şiir okudum. Daha önce okuduysam hatırlamıyorum; ama eminim ki hafızam da yer edinirdi, çünkü “Yalnız Bir Opera” hafızama kazındı.
Bitmiş bir aşkın çırpınışları. Bitmiş bir aşkın, terkedilmiş bir sevgilinin önce gerçeği reddetmesi, daha sonra geçen zamanla birlikte kabullenip hayatına devam etmesi.
Bir olgunlaşma süreci.
Edebiyat dünyasında “ilkbahar” ve “yaz” mutluluğun, yeni aşkların sembolüyken, bu şiirde bu mutlu, sıcak,optimist aylar sonun başlangıcı olarak karşımıza çıkıyor. Sevgili terkedip gidiyor şairi, şair elinde bir parça kağıt, bir kalem ve aklındaki düşüncelerle ortada kalıyor.
Şair sevdasını sorguluyor önce… tertemiz duygularla, düşüncelerle başlamış bir aşk bir anda bitmiş, geçmiş olmuştu. “Ben sende bütün aşklarımı temize çektim” dediği halde bu sevgi bir çırpıda sona ermiş. Daha sonra kendini sorgulamaya başlıyor ve bu esnada şiir hayata geçiyor.
Şiirin de bir başlangıcı, bir gelişme bölümü ve bir sonucu var. Bu esnada hem şiir, hem de şair büyüyor, olgunlaşıyor, belli bir anlama/algılama düzeyine ulaşıyor. Şiirin gelişme bölümünde şair aradan geçen zamandan (yaz aylarından), geçmişlerinden, kendi geçmişinden, olandan bitenden bahsediyor; olan bitene anlam vermeye çalışıyor. Ve sonunda sonbaharın başlangıcı olan Eylül’e geldiğinde her şeyi kavrıyor, olan olmuş, giden sevgili geri dönmeyecektir. Bu sırada hayatın kendisini de anlıyor:zaman sürekli geçmektedir… ve bu geçen zaman içerisinde geçmiş bir gün yine kendini belli edecektir, eski acılar tekrar yaşanacaktır ve aslında olması gereken de budur, yoksa hayatın fazla bir anlamı yoktur)
Sona gelindiğinde ise artık bambaşka bir şair vardır karşımızda. Kendisinin de belirttiği gibi artık başladığı yerden çok uzaktadır. Acılarını benimsemiştir ve bu acılar kendisini değiştirmiştir. Biraz daha karamsardır; ama yanında sanat vardır.
Tarih boyunca insanlar duygularını, düşüncelerini, acılarını, mutluluklarını sanatla özleştirmiş, sanatla yüceltmiştir. Şair de… şair de şiirini, sözcüklerini kullanarak bu acılardan bahsediyor ve aslında şiir kendisine bir terapi, bir iyileştirme süreci gibi geliyor. Ve sonunda da sanata sesleniyor “Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren”
Şiir sadece şair için değil, aslında tüm herkes için geçerli. Bir ayrılık mektubu gibi, giden sevgilinin ardından yazılmış. Kişinin kendini anlayıp olgunlaşacağı bir süreç, uzun bir deneme yazısı gibi.
Murathan Mungan’ın bu şiirini ilk defa okudum ve çok şey öğrenip kendimi de anlatılan birçok şeyde gördüm, kendimi şiirle bağdaştırdım. Mungan tüm içtenliğiyle 1950lerde Amerika’da ortaya çıkan “Confessionalist” yani “İtiraf Edici” akımı ezgileri görülen bir şiir yaratmış ve bu şiir Mungan’ı yeni favorilerim arasına koydu.
Canlı

Durmaz’ ın evime ilk ziyareti, sabaha kadar sohbet edişimiz, birbirini hemen hemen hiç tanımayan iki insanın kopmaz bağlarla birbirine bağlanması, melankoli, göz yaşı, sigara, alkol, güzel kokular, güzel paylaşımlar, biraz kan, bol bol dostluk ve birlikte geçirilen tek bi gece… Durmaz’ın durduğu yerde genellikle öylece durup kalıyor benim kelimelerim, öyle ki onları bir cümle haline getirmek, benim için ağır anlamlar taşıyan o kelimeleri güçsüz bir zihinle taşımaya benziyor. Beceremediğim yerde işte böyle kusar gibi etrafa saçıyorum onları. Beceriksizliğim, kelimeleri sapır sapır döküyor oluşum, iç gülmelere neden oluyor, kendimi küçümsüyorum, ama işte karşımdaki Durmaz yaa, durup rezil olmakta istemiyorum ona.. O değil mi Okur için en güzel şeyleri bir araya getiren…Evet ben de biliyorum bu yazının Durmaz için kaleme alınmış bir yazı olmadığını. Hatırlatırım bu yazının hakimi benim, karışmayınız, sabrediniz, şiire doğru yavaş yavaş yol alıyorum şimdi…

O geceden sonra belli zaman aralıklarında Durmazla bir araya gelmek farz oldu benim için. Ve yine evime gelip loş odamı ve karanlık yüreğimi aydınlattığı bir gece – geceler önemli bizim için, günleri gündüzlerle öldürüyor ve belki bir çeşit gece nöbeti tutuyorduk kendimizce- şiirlere tutunduk. Starsailor’ın Love is Here albümüyle kendimizden geçip, aşktan söz açtık. Kapanmamış yaralarımız vardı; aşk ve ayrılık, tadanların damağında yavaş yavaş şiddetini artıran ve doruk noktasında çıldırtan bir acı halini alan o ikiz kardeşler, karnı tok, sırtı pek insanları bile acıtabiliyordu. Bizim acımız ne kadar doruk noktasıydı bilemiyorum ama işte artacağı belli olan bir acı vardı ortada.

Şiirlerle dindirmeye çalışırken ortak acılarımızı Yalnız Bir Opera çıktı karşımıza. Durmaz durmadı okudu. O okurken, ben dinlerken ağladım bu ‘ayrılık mektubu’ tadındaki güzel şiiri… Sözüm ona acımız azalacaktı, azalamadı, arttı ve taştı, yaş olup aktı. Şimdi geçen onca zamana karşı, hala aynı etkiyi yaratabildiğini görüp mazoşistçe okumaktan zevk aldığım bir şiir halini aldı Yalnız Bir Opera, yalnız başıma göçüp gitmek istediğimde geçmişe, dönüp dönüp okuduğum…

Her okuyuşta ey şiir diye seslenip, hayatımı hayata dönüştüren bu şiire selam çakıyorum. Bir daha kim için bütün aşklarımı temize çekerim? Zamanla dost olmayı başarabilir miyim? Gitse bile geri döneceği gün için açık kapı bırakabileceğim bir sevgilim olur mu? Bu sevgiliyle ilişkimiz bittiğinde bizden geriye bir şeyler kalır mı? Ertelemeden, soğuk havalardan uzak, birbirinin yerini alacak şeyler yerine, her şeyin kendi yerinde durduğu, intihar teşebbüslerinden uzak bir aşk mümkün mü? Bilmiyorum. Çok önemli de değil belki. Aşk, tercihini tasarılardan yana kullanmıyor, çoğu zaman başına buyruk ve bazen öyle daha güzel. Hadi leen ben kimim ki aşk üstüne bu kadar atıp tuttum. Ben kaçtım aşık olup geliyorum..Saygılarımla efendim, esen kalın!

Okur


Doğa eylül ayıyla beraber sonbahara hazırlanırken, vardiyamız henüz ilkbaharında…

Ve başlangıcımıza yaraşacak, Gece Vardiyası‘ nın belki de başlangıç noktası diyebileceğimiz, Murathan Mungan’ a ait ayın şiiri Yalnız Bir Opera’yı, Okur olarak sizlere takdim ederim:

YALNIZ BİR OPERA

 

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda

Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim

Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

 

İmrendiğin, öfkelendiğin

Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim

Yani yaşamışlık sandığın

Geçmişim

Dile dökülmeyenin tenhalığında

Kaçırılan bakışlarda

Gündeliğin başıboş ayrıntılarında

Zaman zaman geri tepip duruyordu.

Ve elbet üzerinde durulmuyordu.

Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,

Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki.

Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,

Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,

Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.

Ve hala bilmiyordun sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana

Bütün kazananlar gibi

Terk ettin.

 

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,

Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.

Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.

Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.

Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.

Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu

Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından

Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine

Çerçevesine sığmayan

Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine

Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

 

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.

Seni bir şiire düşündükçe

Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi

Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.

Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük

Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,

Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.

Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.

Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?

‘Eylül’de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen’ notunu buldum kapımda.

Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04’tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını

Takvim tutmazlığını

Aramızda bir düşman gibi duran zamanı

Daha o gün anlamalıydım

Benim sana erken

Senin bana geç kaldığını.

 

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.

Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.

Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,

Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.

Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.

Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi

bakışıyorduk.

Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.

Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.

Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.

Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.

Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.

Şimdi biz neyiz biliyor musun?

Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.

Birbirine uzanamayan

Boşlukta iki yalnız yıldız gibi

Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz

Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca

Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız

Ne kalacak bizden?

Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim

Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında

Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden

Bizden diyorum, ikimizden

Ne kalacak?

 

Şimdi biz neyiz biliyor musun?

Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.

Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada

Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi

Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek

Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.

 

Kış başlıyor sevgilim

Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor

Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan

Oysa yapacak ne çok şey vardı

Ve ne kadar az zaman

Kış başlıyor sevgilim

İyi bak kendine

Gözlerindeki usul şefkati

Teslim etme kimseye, hiçbir şeye

Upuzun bir kış başlıyor sevgilim

Ayrılığımızın kışı başlıyor

Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

 

Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,

Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,

Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak….

Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır

Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır

İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun

Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar

Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz

Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,

Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar

Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,

Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.

 

Dışarda hayat düşmandır size

İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz

Bir ayrılığın ilk günleridir daha

Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta

Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup

Kulak verdiğiniz saat tiktakları

Kaplar tekin olmayan göğümüzü

Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç

Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz

Bakınıp dururken duvarlara

Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,

Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,

Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında

Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi

Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi

Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,

Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya

Kendimizi hazırlar gibi.

 

Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi

Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,

Ve kazanmış görünürken derinliğimizi

Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde

Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar

O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi

Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar

Göremeseniz de, bilirsiniz

Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.

 

Bana zamandan söz ediyorlar

Gelip size zamandan söz ederler

Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.

Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.

Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.

Dahası onalar da bilirler.

Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.

Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki

hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak

kolay değildir elbet.

Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.

Zaman alır.

Zaman alır sizden bunların yükünü

O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe

çöker.

Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.

Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.

O boşluk doldu sanırsınız

Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.

 

Gün gelir bir gün

Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide

O eski ağrı

Ansızın geri teper.

Dilerim geri teper.

Yoksa gerçekten bitmissinizdir.

 

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi

kavranır.

Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.

Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.

Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık

Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan

Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır

Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

Günlerin dökümünü yap

Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini

Kim bilebilir ikimizden başka?

Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış

Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,

Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği

Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün

Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya

Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor

Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla

Bunlar da bir işe yaramadıysa

Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.

 

Bu şiire başladığımda nerde,

Şimdi nerdeyim?

Solgun yollardan geçtim.

Bakışımlı mevsimlerden

İkindi yağmurlarını bekleyen

Yaz sonu hüzünlerinden

Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim

Geçti her cağın bitki örtüsünden

Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından

Bakarken dünyaya

Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:

Çicek adlarını ezberlemekten geldim

Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların

Unuttuklarını hatırlamaktan

Uzun uzak yolları tarif etmekten

Haydutluktan ve melankoliden

Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden

Duyarlığın gece mekteplerinden geldim

Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti

Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları

Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.

 

Bu şiire başladığımda nerde,

Şimdi nerdeyim?

Yaram vardı, bir de sözcükler

Sonra vaat edilmiş topraklar gibi

Sayfalar ve günler

Işık istiyordu yalnızlığım

Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum

İlerledikçe…Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde

Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.

Karardı dizeler.

Aşk…Bitti. Soldu şiir.

 

Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden

Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım

Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde

Ask yalnız bir operadır, biliyordum:

Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.

Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim

Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu

El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk

Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:

Eksiliyorduk

Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim

Her otelde biraz eksilip, biraz artarak

Yani çoğalarak

Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin

Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında

Ağır ve acı tanıklıklardan

Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.

Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum

Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu

Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de…

Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları

Ve açık hayatları seviyordu.

Buraya gelirken

Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim

Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri

Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi

Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri…

panayır yerleri…

Ölü kelebekler…

Ölü kelebekler…

Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.

 

Adım onların adının yanına yazılmasın diye

Acı çekecek yerlerimi yok etmeden

Acıyla baş etmeyi öğrendim.

Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

İpek yollarında kuzey yıldızı

Aşkın kuzey yıldızı

Sanırsın durduğun yerde

Ya da yol üstündedir

Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar

Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar

Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.

 

Aşkın bir yolu vardır

Her yaşta başka türlü geçilen

Aşkın bir yolu vardır

Her yaşta biraz gecikilen

Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler

Gözlerim

Aşkın kuzey yıldızıdır bu

Yazları daha iyi görülen

Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler

İlerlerim

Zamanla anlarsın bu bir yanılsama

Ölü şairlerin imgelerinden kalma

Sen de değilsin. O da değil

Kuzey yıldızı daha uzakta

Yeniden yollara düşerler

Düşerim

Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda

Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında

Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler

Yaşamsa yerli yerinde

Yerli yerinde her şey

Şimdi her şey doludizgin ve çoğul

Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi

Şimdi her şey yeniden

Yüreğim, o eski aşk kalesi

Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden

Dönüp ardıma bakıyorum

Yoksun sen

Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.

Güzel kadınlar, pahalı markalar, zengin erkekler, canlı bir şehir, boş bir senaryo ve kötü oyunculuk… Amerikan sinemasının kokuşmuş ve boş gözlerle izlediğimiz filmlerinden kaçamadığımız şu sıralarda “The Fall” serin bir limonata gibi geldi ruhuma… Konuyu Canlı yeteri kadar anlatmış zaten, çokça üstünde duracak değilim. 

Beni etkileyen… Evet beni etkileyen… Renkler mi? Oyunculuk mu? Yoksa o şiirsellik mi? Ahh peki müziklere ne demeli? Tüme de varsak tümden de gelsek… Sağdan girip soldan çıksak… Alttan oyup göğü delsek de The Fall, içinde hiçbir kusur bulamadığım, şairaneliğine, akışına, seslerine, renklerine, diline, mimiğine, kokusuna ve ruhuna aşık olduğum bir film. 

Alexandria ile ağlarken aslında bir yandan Roy olduğumun blincinde, ah belki biraz da o kötü kadınlar içinde kayboldum. Bilmem hangi film içindeki birçok karakter gibi hissettirebildi kendimi bana? 

Uzun zamandır koca bir boşluk denizinde yüzerken, gece yıldızlı gökyüzünde izledim bu filmi sanki. Ve bittiğinde de işte, biz insanların aslında tamamen sinema yetisini kaybetmediğini ve hala ruhu olduğunu gördüğüme seviniyorum. Kara göründü! 

Mümkünse yalnız seyretmenizi ve dikkatinizi dağıtabilecek şeylerden (cep telefonu vs.) uzak durmanızı öneririm. Fazlaca duygusal davranıyor da olabilirim. Ama işte.. olay da bu ya zaten.. 

İyi seyirler.

“Durmaz”

Eylül Filmi

Eylül filmimiz 2006 yapımı olan; ancak geçtiğimiz aylara kadar yayınlanmamış olan “The Fall” yani “Düşüş” adlı film. Jennifer Lopez ve Vince Vaughn’un başrolünü oynadıkları “The Cell” (Hücre) adlı psikolojik gerilim filminin Hintli yönetmeni Tarsem Singh yine kamera arkasında. Filmin başrol oyunları “Pushing Daisies” adlı mükemmel dizide Ned rolünü canlandıran, “The Good Shephard” ve “Miss Pettigrew Lives For a Day” adlı filmlerden de tanıyabileceğiniz Amerikan aktör Lee Pace ve daha 10 yaşındaki yeni yetenek Romen Catinca Untaru.

Film “bir zamanlar” Los Angeles’da geçiyor; daha sinemanın ilk günlerinde. Alexandria adındaki kolunu kırmış küçük kız yattığı hastanede dolaşırken bir gün bir odaya girer ve burada yatalak Roy Walker’la tanışır. Roy bir sessiz sinemada düblördür ve, filmde satırlar arasında belirtiği üzere, sevgilisinin gözüne girmeye çalışırken bir kaza geçilmiştir ve belinden aşağısı felçlidir; bu yüzden de artık intihar eğilimlidir. Roy, Alexandria’ya ilk önce adını taşıdığı Alexander, yani Büyük İskender hakkında kısa bir hikaye anlatır, daha sonra hayalgücü fazlasıyla gelişmiş küçük kızı kendine çekmek için ona “epik” bir hikaye anlatmaya başlar. Roy’un anlattığı hikaye kötü kalpli hükümdar Odious’dan öç almaya çalışan 5 mitik kahramanla ilgilidir. Bu hikayeyle Roy, Alexandria’nın sevgisini ve güvenini kazanıp ondan morfin isteyecek ve sonunda intihar edecektir. Roy ve küçük kız kendi hayalgüçlerinde yarattıkları bu epik hikayede yaşamaya başlarlar bir süre. Aslında bu kişiler Roy ve Alexandria’nın her gün bir arada bulunduğu kişilerden esinlenilmiştir.

Film gerçekle içiçe geçen fantastik konusuyla ilgi çekiyor. Lee Pace’in oyunculuğu mükemmel; ancak daha ilk filmi olan Catinca Untaru’nın oyunculuğu üzerinde de durmak lazım. Untaru hiç bilmediği İngilizce’yi repliklerini ezberleyerek öğrenmiş ve yönetmen Untaru’nun hem fiziksel gelişimi hem de İngilizce gelişimi için onun olduğu sahneleri kronolojik olarak çekmiş, böylece Lee Pace’in karakteriyle olan ilişkisi hem daha doğal durmuş hem de kendi karakteri daha gerçekçi sunulmuş.

Filmin çok büyük bir özelliği 18 farklı ülkede, içlerinde İstanbul Ayasofya Müzesi’nin de bulunduğu 36 farklı mekanda çekilmiş. Başta Hindistan olmak üzere filmde Brezilya, Şili, Güney Afrika, Mısır, ABD, Türkiye gibi ülkelerin doğal güzellikleri filme büyüleyici bir atmosfer katmış. Filmde hiçbir özel efekt kullanılmamış, bunların yerine gerçek mekanlar tercih edilmiş. Zaten filmi izlerken de bu mekanların güzelliği ve filmin görselliği izleyiciyi fazlasıyla etkiliyor (şahsen özellikle de Hindistan’da çekilmiş sahneler.)

“The Fall” izleyici kahkahalara boğarken hemen ardından da ağlatabilen bir film. Maalesef başta yönetmenin güvensizliğinden dolayı film yeterince tanıtılmamış ve bu yüzden gerektiği ilgi ve övgüyü görememiş; ama eleştirmenlerden tam not almış. Animasyon ve sessiz film tekniklerini de içinde bulunduran, “Masterpiece” sayılabilecek bu filmi kesinlikle izlemenizi öneriyoruz.

Canlı

Pekala.. bu işe bir perşembe gecesi neti daha düzgün kullanmak ve birşeyler yaratmak için Okur ile başlamıştık. maksat paylaşmak ve kültürlenmek ise aramıza yeni katılan Canlı’dan daha iyi bir yazar daha bulamazdık sanırım. sanki doğduğumdan beri arkadaşımmış gibi hissettiğim Canlı, felsefe hocamızın zamanında dediği gibi gizli zekilerdendir. bu kelimenin iyi bir anlam taşıyabileceğini Canlı’dan önce duysam asla tahmin etmezdim sanırım. 🙂 Okur gibi doya doya konuştuğum ve paylaştığım bir insandır. öğrenmeye aç olduğumda koştuğum tek insandır hatta… çünkü onda her zaman ilginç şeyler mevcuttur.. fazla söze gerek yok aslında.. yazılarıyla eminim siz daha iyi anlayacaksınız onu.. herkeşlere tekrar tekrar hayırlı uğurlu olsun.

Hoşgeldiniz Canlı Hanım.. öperim efenim 😀

 

“Durmaz”

 

Ekim ayında okuyup üfleyeceğimiz ilk kitabımız Dost Yayınları’ndan, Susturulmuşlar.

Yazarımız Amerikalı filozof, yazar ve çevirmen Alphonso Lingis.

Bize göre olmadığı çok belli olan bu kitabı seçme nedenimizse kitabın ikimizde de ilginç bi şekilde mevcut olması.  

İsmini çok çekici bulup anında benimsemiş de olabilirz belki… kim bilir?

Peki ne yapıcaz bu kitabı?

İkimiz de okuyacağız işte dediğim gibi sonrasında da buraya yorumlarımızı yazacağız bakalım. Durmaz olarak bunu yapma nedenim kitap okuyup yorumlamak değil aslında. İki insandan ne tür farklı yorumlar geleceğini merak ediyorum. Nelere dikkat etmişiz, hangi cümleler aklımızda kalmış, ne anlamışız? Sonuçta ortada bir kitap ve iki okur var. Ve benim merak ettğim tek şey farklılıklar. Buna her zaman aşık olduğumdandır belki de…

Çok hevesliyiz. Birbirimizle birşeyler paylaşmaktan sonsuz bir zevk alıyoruz. 

Size de yararımız dokunursa ve bize katılmak isterseniz… ne ala..

durmazokur@gmail.com adresine mail atın ve commentle bize haber verin yeter..

“Durmaz” 

 
 

deneme bir ki bir ki..
öhhöm öhhö..!
selamlar hocam. biz bişiler yazcaz artık burda..
öyle bi karar aldık bakalım.. herkeşlere hayırlı uurlu olsun..
haydi bre…